Bayram, köy insanı, şehir insanı…

Bu bayram tam kapanma uygulamasından dolayı gazeteler haftada iki gün çıkınca bana da bayramda köyüme gitmek için fırsat doğdu.

Uzun zamandır süren çok yoğun çalışma temposunun ardından, 10 gün köy havası almak, aile ve akrabalarla vakit geçirmek, doğayı dinlemek bir hayli dinlendirici idi.

Yıllardır Bergama’da yaşıyor olmamızdan dolayı çifte memleketli olsam da, içine doğduğum köy Ordu‘nun Ünye ilçesinin Tekkiraz/Koruklu Köyü.

Birkaç yıldır 5216 sayılı Hinterland Yasası’ndan dolayı köylerimiz artık mahalle, son düzenleme ile de kırsal mahalle olarak anılsa da ben bu düzenlemeye alışamadım.

Alışabilenin de olduğunu sanmıyorum. Çünkü “köyümü özledim” yerine, “mahallemi özledim” diyene rastlamadım. Ayrıca o da neymiş öyle, sıfır romantizm…

Burası, bir Gürcü yerleşkesi. Koruklu, 8 mahalleden biri ve temel geçim kaynağı fındık. Hane sayısını net olarak bilmemekle birlikte, hemen hemen herkesin birbirine akraba ve Batum’dan göç eden kardeşlerin çocukları.

Büyükler halâ Gürcüce konuşuyor, burada büyüyenler de anadillerine hakim.

Klasik bir Karadeniz köyü, yeşili de gurbetçisi de bol.

Köy hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra yazının asıl konusuna geçeyim.

Şehirdeki çok yoğun, aşırı planlı çalışma temposundan sonra burası adeta bir cennet. Çünkü bir yere ya da bir işe yetişme kaygınız yok.

Zaten siz acele etmek isteseniz de, doğa buna izin vermiyor. Kendi içerisinde bir ritmi var ve ister istemez o ritme uyum sağlıyorsunuz.

Bu demek değil ki, tembellik var. Aksine herkes çok çalışıyor ama acele ile değil. Bu nedenle stres düzeyi de şehirli insana göre yok değil ama çok düşük. Zaten bol oksijen, gözünün alabildiğine yemyeşil doğa, günün hiçbir saatinde susmayan kuş cıvıldamaları, inekler, köpekler, böcek vızıltıları stresinizi çaktırmadan alıyor ve sizi yumuşak başlı bir insan haline getiriyor.

Karadeniz insanı neden buna rağmen tez canlı diye sorulabilir; bunun nedeni de ani değişen havalar. Yağışsız gün sayısı kısıtlı olduğu için, o kısıtlı zamanda halledilmesi gereken işleri halletmeye çalışan Karadeniz insanı ister istemez hızlı iş yapmaya alışmış. Sonrasında başlayan ve uzun süren yağmur da onun için dinlence zamanı oluyor.

Bu dinlence zamanlarının bolluğundan dolayı bu süreç içerisinde şehir insanı ve köy insanı üzerine kafa yorabildim.

Kendimden de yola çıkarak şunu fark ettim ki; şehir insanı ile köy insanı arasındaki en temel fark, “şehir insanının her şeye hükmedeceğine dair yanılgısı” ve “köy insanının da bunun olmayacağını bilmesi”nden ileri geliyor.

Şehir insanı her şeyden önce çok planlı yaşıyor. Çünkü, “az zamanda” “çok” ve “büyük” işler başarmak zorunda. Büyüklüğün ve çokluğun kriterini kim belirliyor sorusu ayrı bir tartışma konusu…

Bu planlı yaşama tutunabilmesi için de çokça aracı var. Bunların başında saat ve alarm sistemleri geliyor elbette. Ardı ardına sıralanmış bir sürü işi zaman dilimleri içerisine sıkıştırmak zorunda kalıyor. Bir süre sonra da o zaman dilimlerinin içerisine kendisi hapsoluyor.

Köy insanı için ise zaman daha esnek. Evet, yetiştirilmesi gereken işler var ama bunun temel belirleyeni insan üretimi saat değil, doğanın kendi ritmi.

Ve bu ritim değişkenlik arz edebiliyor, o nedenle de bazı boşluklar doğuruyor ve insana nefes almak için vakit bırakıyor. Yani, her şey ardı ardına sıralanmış değil ve sürprizlere açık.

ŞEHİR İNSANI DÜĞMELER VE KOMUTLARIN ESİRİ

İşte şehir insanının  bu planlı yaşamını düzenleyen aletler (saat ve alarmlar dışında yaşamını kolaylaştıracak tüm akıllı aletler), bir süre sonra onda düğmeler ve komutlar aracılığıyla her şeye hükmedebileceği yanılgısına neden oluyor.

Düğmeye basarsın ve olur.

Komut verirsin ve olur.

Düğme ve komutu unutmadığın sürece sorun yok.

Bir süre sonra da şehir insanı mı düğme ve komutlara hükmediyor, düğme ve komutlar mı şehir insanına, o da bir muammaya dönüşüyor…

Köyde ise kimse düğme de komut da doğanın kendi ritmi. Belirleyeni insan değil ve dolayısıyla köy insanı her daim kendi üzerinde bir belirleyen olduğunun bilinciyle yaşıyor.

Yani şehirde teknolojiyi kullanarak her şeye hükmedebileceğini düşünen insanın karşısında, yukarıda bir başka sözün varlığının bilincinde olan köy insanı karşımıza çıkıyor.

Bir başka anlamda teknoloji insana bir Yaratıcı ya da bir düzenin varlığını unutturuyor. Heidegger’in de buna benzer bir tespiti vardı.

Bunun sonucunda da en ufak bir aksilikle karşılaştığında tüm hükmetme yeteneğinin alt üst olduğunu gören şehir insanı inanılmaz bir paniye kapılıyor.

Örneğin kısa süreceğini bilse de, elektrik ve su kesintileri şehir insanı için çok büyük bir dert haline gelebiliyor. Hemen sosyal medyada tagler açılıyor, isyanlar dile getiriliyor…

Köyde ise elektrik ve su kesintisi çok büyük bir gündem maddesi değil. İnsanların böyle bir duruma öyle çok da canı sıkılmıyor, tüh deyip başka yarım kalan işine devam ediyor, ya da işini sürdürmenin alternatif bir yöntemine odaklanıyor. Bu durum, köy insanı için bir mücadele alanı da oluşturuyor; her zaman alternatif olduğunu biliyor köy insanı.

Şehir insanı için ise sadece öğrenilmiş alternatifler var, başkasını düşünmek gibi bir alışkanlık edinmemiş, çünkü hayatını kolaylaştıran makinelere sırtını yasladığı için buna dair bir mücadeleye ya da düşünce üretimine gerek duymamış.

Makinelere hükmeden ya da hümettiğini sanan şehir insanı aslında düşünme yetisinin iplerini makinelere ya da makinelerin sahibine bırakmış bir nevi.

Halbuki insanın en temel ve doğal yetisi düşünebilme yeteneği.

Bunun için şehir insanının ne durmaya; çünkü düşünmek için arada bir durup dinmeye ihtiyacı var ne de bunu bile düşünmeye gereksinimi var.

Düşünebilmesi için de arada bir böyle molalar vermesi gerekiyor.

“Mandıra filozofu” vari romantizm kafasında değilim. Teknolojinin gelişim için öneminin farkındayım.

Ancak kendimizi bir yerden sonra bizi yutan teknolojik yaşama bu kadar kaptırmanın, kendimizi kendimiz olmaktan, en temel yetimizden uzaklaştırdığının da farkındayım.

O nedenle arada bir mola verip köye kaçmak, köy insanı ile şehir insanı olan bizler arasındaki farkları gözlemlemek “kendi”me dönme adına büyük fırsat sağlıyor.

KÖYSÜZLÜK BİR TÜR KÖKSÜZLÜK

Bir de tabi köyü olmayanlar var. Bu, benim çok da anlayabildiğim bir şey değil. Elbette şartlara bağlı bir durum ama “köysüz olanlar” “köksüz bitkiler” gibi geliyor bana.

Kök dediğimiz temel ve asıl olan ise, insanın en temel ve asıl olan yetilerinden biri “düşünme” olduğuna göre, “köy edinmek kök edinmenin bir yolu” olabilir.

İşte pandemi hayatımızda bunu da değiştirdi. Son birkaç yıla kadar düğmelere, komutların şaşaasına özenen köy insanı artık büyük ölçüde köyünün ve kökünün değerinin farkına vardı.

Her şerde bir hayır var misali; pandeminin hayrı da köylere dönüşü başlatması oldu.

Umudum odur ki; köylere ve köklerine dönen şehir insanı, düğmeleri ve komutları da beraberinde taşımaz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa Dön!