Mustafa Palancıoğlu “Boş durmadım, hep çalıştım”

Mustafa Palancıoğlu “Boş durmadım, hep çalıştım”

Mütevazı hayata bakışını Anadolu Haber ile paylaşan Melikgazi Belediye Başkanı Mustafa Palancıoğlu, hayatındaki başarısını ortaokul yıllarından bu yana çalışmasına borçlu olduğunu söyledi. Palancıoğlu, “Hayatımda sadece 1 yıl çalışmadım.” dedi.

Ortaokul yıllarından itibaren çalışmaya başlayan, lise sonda aldığı bir kararla okumaya karar veren, ailesinin maddi durumu yeterli olmasına rağmen üniversitede de hem okuyup hem çalışmaya devam eden, üstelik de üniversite yıllarında 8 kişilik bir devlet yurdunda kalmayı tercih eden, sonrasında akademik yaşama adım attığında çok kere yurt dışı tecrübesi bulunan; eskinin öğretim üyesi, ORAN Genel Sekreteri, Talas Belediye Başkanı ve şimdinin de Melikgazi Belediye Başkanı olan Mustafa Palancıoğlu, mütevazı hayata bakışını Anadolu Haber ile paylaştı.

Palancıoğlu’nun belediyecilik dışındaki yaşamı dışındaki hayatına dair sorularımıza verdiği yanıtları sizinle paylaşıyoruz…

“ÇALIŞMAYA ÇOCUKLUĞUMDA BAŞLADIM”

“Çocukluğumda öyle yöneticilik hayalim, siyasete ilgim yoktu. Esnaf çocuğu olduğum için hep ticaretle uğraşacağımı düşünürdüm. Millet Caddesi’nde bakkaliyemiz vardı, dolayısıyla ortaokuldan beri babamın yanındaydım. İki cebim tomarla para dolu, sürekli alıp satan, koşturan, sabah namazından sonra dükkânı açan biriydim. Ben Kayseri Lisesi’ni bitirdim ve sabah 9’da liseye gidene kadar da dükkânı açardım, öğle arasında tekrar dükkâna gelir, daha sonra okul bitince döner ve akşam 9 buçukta kapanana kadar dükkânda dururdum. Cumartesi, pazar yine açardım, hale giderdim, tekele giderdim… Daha sonrasında, özellikle lisenin son yılı okumaya karar verdim.”

“EZİLDİĞİM İÇİN OKUMAYA KARAR VERDİM”

“Biraz ezildiğimden dolayı okumaya karar verdim. Millet Caddesi, tamamen doktorların muayenehanelerinin olduğu, Kayseri’nin en işlek caddesiydi. Yanımızda 4-5 kişi çalışırdı. Meyve, sebzeyi paketler, çantalara alır, götürür muayenehanelerine bırakırdım. O zaman, ‘Okumazsam okumuş insanların yanında bu tür görevlerde, onlar için çalışacağım ama okursam hizmet edilen olacağım, yoksa hep böyle birilerinin eşyasını taşıyacağım’ diye düşündüm. Yani okuyanla okumayan arasındaki farkı orada hissettim ve okumam lazım dedim. Hiç unutmuyorum, iki tane aşama dergisi vardı. Onları dükkânda önüme koyardım, bir soru çözerdim, müşteri gelirdi ona bakardım, o giderdi ikinci soruyu çözerdim. O şartlarda üniversite imtihanına hazırlandım ve Yıldız Teknik Üniversitesini kazandım, orada da çalışarak okudum.”

“ÖMRÜMDE SADECE 1 YIL ÇALIŞMADIM”

“Üniversitede derslerim çok iyiydi, hocalar da beni severdi; gündüz çalışabileyim diye gece bölümüne geçtim. Perşembe pazarında bizim meslekle; haritayla alakalı ölçüm aletleri satan Türkiye distribütörü bir firmada, Erzincanlı Ali Amca’nın yanında çalışmaya başladım. Dolayısıyla hem para kazanıp kendi ayaklarım üstünde durdum hem de üniversitei okumuş oldum. Ömrümde sadece bir yıl çalışmadım; o da yüksek lisans için İngilizce hazırlık dönemi. Biz kendi yağımızda kavrulan bir aileydik, kimseye de muhtaç olmuyorduk ama ben aileme yük olmak istemiyordum. O yüzden hep çalışmayı tercih ettim.”

“KAYSERİ’DE ÇOCUKLUKTAN BAŞLAYAN ÇALIŞMA GELENEĞİ YOK OLDU”

“Çocukluğunda çalışma geleneği Kayseri’de maalesef kayboluyor. Toplumda çocukların hepsinin üniversitede okumaya mecbur bırakılması, okumayan kişinin statü gereği vasıfsız olacağının düşünülmesinden dolayı bütün aileler çocuklarının üniversiteye gitmesini istiyor. Elinde iki, üç diploması olup da iş arayan kişiler çok geliyor bana. Ben 16 yıl üniversitede öğretim üyesi olarak çalıştım. Öğrencilerime yurt dışında işlerin böyle olmadığını, lise mezunu olup da üniversite mezunlarından daha fazla kazanan yetenekli insanlar olduğunu anlatırdım. Ben ilk çocuğumda bunu başardım ama ikincisinde başarılı olamadım. İlk çocuğumu klasik bir Kayserili aile gibi yetiştirmeye çalıştım. Şimdi üniversite üçüncü sınıfta ama liseden itibaren yazları pastanede, anahtarcıda çalıştı. Sabah 7’de kalkar iş başı yapardı, akşam 8, 9’a kadar da çalışırdı. Onunla ilgili gözümüz arkada kalmıyor. Aileler artık çok korumacı olduğu için aman ben çektim çocuğum çekmesin, aman ben çalıştım çocuğum çalışmasın gibi düşündüğü için çocuğa iyilik ettiğini düşünüyor ama bu doğru değil. O nedenle psikolojik rahatsızlıklar çok yaygınlaştı. Özellikle okumuş, iyi bir konuma gelmiş ailelerin çocukları maalesef hayatta çok başarılı olamaz hale geldi. Köyde yetişen, zor şartlara alışan insanlara bakıyoruz; hem ticarette hem siyasette hem de diğer alanlarda daha başarılı oluyor.”

“DEVLET YURDUNDA KALDIM”

“Şimdi kendime bakıyorum geçmişte yaşamış olduğum sorunlar, sıkıntılar olmasaydı ben bu kadar pişmezdim. İstanbul’da öğrenciyken masamın üzerinde çalıştığım yerde yattığımı biliyorum. Çünkü işi yetiştirmemiz lazım, yurda gidecek durumum yok, yurtta 8 kişilik odada hem çalışarak hem okuyarak geçinmeyi öğreniyorsunuz.  8 farklı kültürden gelmiş, 8 farklı yaşta ve yaşam tarzı tamamen farklı insanla aynı odada kaldım. Biri akşam çok erken saatte uyuyor, diğeri çok geç saatte uyuyor. Biri içki içiyor, öbürü içmiyor; biri namaz kılıyor diğeri kılmıyor; biri Doğu’dan biri Batı’dan derken, insanlarla geçinmeyi öğreniyorsunuz. Hiç unutmuyorum. Kadırga Devlet Yurdu’nda kalıyordum. Odamız banliyo hattına yaklaşık 30 metre mesafedeydi. 15 dakikada bir banliyö treni geçer, camlar şakır şakır sallanırdı. Dolayısıyla gece 12’ye kadar sallantı da, gürültü de bitmezdi. Bu gürültüye alışmak bir süre zor oldu. Ama bir ay sonrasında ortama öyle bir alıştım ki, banliyönün geçtiğini bile fark etmez oldum. Dolayısıyla zor şartlar, farklı siyasi görüşteki insanlar bir arada bulunmak, farklı maddi seviyede olan arkadaşlarla bir arada bulunmak insanı pişiriyor, geliştiriyor.”

“BİR ELİMİZ YAĞDA, BİR ELİMİZ BALDA BÜYÜDÜK SANIYORLAR”

“Dışarıdan milletvekili, bakan, belediye başkanı, CEO gibi insanlara bakılınca aileden gelen bir varlık içerisinde büyüdükleri düşünülüyor. Bizim eşimizle bir prensibimiz var; hangi görevde olursak olalım, 15 dakika sonra normal hayata adapte olacak biçimde yaşarız. Yani, kendi alışverişimizi yaparız, kendi arabamızla gideriz, kendi işimizi mümkün oldukça kendimiz yaparız. Çünkü üniversitedeki öğretim üyeliği bitti, Kalkınma Ajansı’ndaki genel sekreterlik bitti, Talas belediye başkanlığı bitti, Melikgazi’deki belediye başkanlığı da bir gün bitecek. Dolayısıyla, normal hayata anında adapte olmamız lazım, çünkü hayat çok acımasız. Kapıların her zaman açılacağı bir ortamı her zaman bulamayabiliyorsunuz.”

“TÜRKİYE’DE ‘YE KÜRKÜM YE’ ANLAYIŞI SÜRÜYOR”

“Bu tavrımla eleştiri almıyorum ama takdir edildiğim oluyor. Şimdi maskeliyim biraz zor tanıyorlar. Geçenlerde tam marketten çıkarken diyor ki bir vatandaş, ‘Sizi birine benzeteceğim ama Mustafa Bey mi?’ diyor. ‘Melikgazi Belediye Başkanı mı?’ diyor. Evet diyorum. ‘Yanınızda koruma yok, makam arabası yok, yalnız olunca tanıyamadım.’ diyor. Ben gidip bir pazardan alışveriş yapmaktan özellikle zevk alıyorum ama tabi Türkiye’de de Nasreddin Hoca’nın ‘ye kürküm ye’ fıkrası devam ediyor. “

“GELİŞMİŞLİK ANLAYIŞIMIZ DEĞİŞMELİ”

“Doktora için yurt dışına gittim. Arjantinli Gonzales adında bir arkadaşım vardı o bana, çok kastığımı söyledi. Nedeni pantolonumun kumaş pantolon, ayağımda iskarpin, elimde de çanta olması imiş. Bu şekilde öğrenciye benzemediğimi söyledi. O gün gittim bir kot kapri ve üzerine tişört aldım, ertesi gün sınıfa girdiğimde herkes beni ayağa kalkıp alkışladı. Sonra doktora bitti Türkiye’ye döndüm, Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde yardımcı doçent olarak ders vermeye başladım. Türkiye’ye döndük ya; işin tam tersi başladı… Spor ayakkabı, kot pantolon, tişört, sırt çantası, bisikletle gidip geliyoruz… Arkadaşlar, ‘Ayıp oluyor, bebe gibi, bu ne, koca hoca oldun, değiştir’ diyor. Sonrasında bir gün dekan çağırdı, ‘Hocam Amerika’dan artık döndün, böyle olmuyor, biraz değişsek’ dedi. Sonrasında tekrar bugün gördüğünüz gibi giyinmeye başladık. Aslında bu şekilde çalışmak hiç rahat değil. Ama vatandaşın da, çalışanların da sizi ciddiye alması için kıyafet yani kaporta maalesef hala önemli. Beyin, kalp, maneviyat ikinci, üçüncü seviyede geliyor. Gelişmişliği, altımızdaki araba, üzerimizdeki kıyafete değerlendiriyoruz ama gelişmişlik sözünde durmak, bir şeyin en iyisini yapmaya uğraşmak, doğru ve dürüst olmak gibi temel vasıflar. İnşallah Türkiye’de de bu vasıfları yakalarız.”

“PARAMIZI TAŞA, TOPRAĞA GÖMÜYORUZ”

“Türkiye’de maalesef gereksiz işlere çok para harcıyoruz. O nedenle de ekonomi sıkıntıya giriyoruz. Bugünkü ekonomik sıkıntılar sadece hükumetin politikalarıyla, sanayi üretimiyle, darbe girişimiyle ilgili değil. Bizim sürdürülebilir bir ekonomik politikamızın olması lazım; hem şahısların hem şehirlerin hem de kurumların… İş öyle bir hale gelmiş ki, bir araziye yaptığınız bina 30 yıl sonra eski bina oluyor ve yıkılıyor, yenisi yapılıyor. Biz Türk milleti olarak parayı taşa, toprağa gömüyoruz. Herkesin bir hedefi var; bir evim olsun, o hedefi yakaladıktan sonra bir tane daha olsun, sonra araba alayım, bir ev de çocuğuma olsun, bir de eşime araba alayım… Bütün ömrümüz bununla geçiyor… Biz ar-ge’ye ayıracağımıı, üretime ayıracağımız, gelişmeye, eğitime ayıracağımız parayı taşa, toprağa döküyoruz. Hele hele kentsel dönüşüm kapsamında bir de rantı yakaladıysa, buradaki binadan elime üç daire geçer hesabını yapıyor.”

Kayseri ortamında ne kadar minimal yaşanabilirse o kadar minimal yaşadığımı düşünüyorum ama tam da değil. Mahalle baskısı dediğimiz şey var çünkü. Geçen bir kot pantolonla bir yeri ziyaret etmiştim, bir arkadaş sosyal medyada gördüğünü ve koskoca belediye başkanına hiç yakıştıramadığını söyledi. Altımdaki arabam 2012 model, eşim de kullanıyor, ben de kullanıyorum. İkide bir arkadaşlar uyarıyor.

Akademisyenlerin hepsi için geçerli değil ama çoğunun siyaset yapamayacağını düşünüyorum. Pratik hayatta tecrübesi olmayan akademsiyenlerin risk alma kabiliyetlerinin düşük olduğunu düşünüyorum. Akademisyen dediğiniz zaman her şeyi ince detayına kadar okur, risk alması çok zordur. Benim gibilerin özelliği özel sektörde çok çalışmış olmamız. Bugün abartısız söylüyorum; Allah muhtaç etmesin ama belediye başkanı olmasam da, herhangi bir pazarda meyve sebzeyi çok rahat satarım çok da zevk alırım. Akademisyenlerin bir çoğu pazarda mal satamaz.

Yoğunluktan dolayı çok aşırı kitap okuyamıyorum. Ama Necip Fazıl’ın, Nurullah Genç’in, Yusuf Kaplan’ın, Nevzat Tarhan’ın, Hayati İnanç’ın kitaplarını tavsiye ederim.

“HAYALİM ŞEHİR KURMAK”

Klasik arabayı çok severim; bir tane Cadillac arabam da var. Yürüyüş yapmayı çok severim, Türk Sanat Musikisini severim; hem söylerim, hem dinlerim, korolarda da bulundum. Alışveriş yapmayı da severim. Şu anda en önemli hobim iç mimariyle ilgili tasarımlar. Ama şehircilik asıl alanım. Şehircilikle ilgili Türkiye’de çok hatalar yapılmış, hala yapılmaya devam ediyor, keşke Cumhurbaşkanımız beni görevlendirse; ‘Mustafacığım sen buraya bir şehir kur’ dese ve Türkiye şehirciliği bir görse…

2021 HEDEFLERİ…

Bundan sonrası için 2021 hedefim doçentliğimi almak; 20’nin üzerinde yabancı yayınım var, 2-3 tane yayın eksiğim kaldı, onları bir an önce tamamlamak. İkincisi Serbest Bölge Yönetim Kurulu Başkanı olarak göreve başladım; Kayseri’nin sanayi yapısını değiştirecek fikirler ve hamleler peşindeyim. Üçüncüsü de şehircilikle ilgili farklı tarzda uygulamalar için alt yapı hazırlıyorum. Dördüncü olarak da, yarım kalan binalar, kandırılan vatandaşlar, evini teslim alamamış kişiler gibi kronikleşmiş bazı sorunları çözecek yasal düzenlemelere öncülük etmek istiyorum. Bununla ilgili uzun zamandır yürüttüğüm çalışmam vardı. Diğer, belediyecilikle ilgili rutin projelerimiz, hedeflerimiz devam ediyor. Kısa vadede 2021 projelerim bunlar.

Palancıoğlu video çekimimizin sonunda bize, bestesi Şükrü Tunar’a ait olan, ‘Söyleyemem Derdimi Kimseye’ adlı parçayı seslendirdi. Dinlemek için internet sitemizi ziyaret ediniz.

>> Selma Kara – Muhammed Kösedağ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa Dön!